Tabiatın bir cilvesi, Sait Faik-1

Ceren Ünlü

 Bilenler bilirler, Ceren en çok Sait Faik’i sever. Peki neden? Yaşar Nabi gibi, tabiatın bir cilvesi işte, diyerek yıllarca bu soruya karşı omuz silkti. Şimdi anlatmaya başladı ama… Bahçede Sait Faik didiklemeleri bir’le başlar, on’lara uzanır… Ceren aklını ve Sait Faik’i Beyoğlu’ndan topluyor, vapurla Burgaz’a geçiyorlar, ya sonrası? Sonrası hep edebiyatta var…

                                        berc_toroser_sait_faik

Bir ada kaçamağı

Hepimiz yapıyoruz bunu ara ara. Bize kendimizi unutturan hikayelerin peşine düşüp kelimelerin, cümlelerin arasında sözde edebi gizemi arıyoruz boş yere. Yetmiyor, yazarların hayatlarına dalıyoruz. Dedektiflikten magazinciliğe. Onun anılarından, şehirlerinden, dostluklarından bir şeyler bulup çıkarır mıyız, bir umut. Sait Faik söz konusu olduğunda, bende de sık sık görülüyor bu arazlar. Ardından hastalık başlıyor, öykü yazayım diyorum, yok canım ondan sonra ne gerek var bu işlere diyorum. Biliyorum ki sihir çözülmeyecek, anlatamayacağım. Ama vazgeçmiyorum bir türlü, onu nasıl anlatamayacağımı anlatmaya çalışmak neden işlerimden biri olmasın ki. Zamanım bol.

 Sokaklara düşkünlüğü anlatılacak gibi değil mesela. Şimdilerde flanör dediklerinden. Yazar adam güzel masalara düşkün olur, sessizliğini, saatlerini bir savaşçı gibi korur. Kalemini atıyor cebine, fırlıyor dışarı, beni de çekiyor kolumdan. Onun kadar sevmiyorum sokakları ben, hangimiz seviyoruz ki? Ama gözlerine bir bakıyorum orda İstanbul’un isi pusu hülyalı, şamatasında hayat var, yoksulluğu hüzünlü, gürültüsü şiirli. Hadi canım sen de diyorum, artık yutmayız biz bunları. Arıza adam ama, söylemişlerdi. Bir kavgaya tutuşuyoruz ki sormayın. Çekip gidiyor, nedense alamıyorum kendimi, izliyorum onu arkasından. İskeleye iniyor, Beyoğlu’na çıkıyor, kahvelerde pinekliyor, iki tek atıp, Şişli’de duraklıyor, adaya dönüyor. Peşindeyim.

 Yalnızlığı, dalgınlığı mı içime dokundu da bırakamadım onu. Benim bindiğim vapurlar balık istifi, insan yığını, turist kalabalığı olurdu. Onun vapuru sakin, loş. Bir köşede oturmuş, başında kasket, elinde simit, yanına sokuluyorum. Kavgamızı unutmuş bile, kindar değil, ben de değilim. Sadece gözlerindeki İstanbul’la çelmedi ki aklımı, bir de bu kaçkın yazar imgesiyle zehirledi beni. Dedikoducu adalılar anlatmıştı. Bir kaçkınmış ki sormayın, çocukken okuldan kaçmış, öğretmenlik işi bulmuşlar kaçmış, babasının kurduğu ticarethaneden kaçmış, daha kimbilir nerelerden. Nerde iktidar var, sıvışmış anlayacağınız. Edebiyatçıların masasından kaçtığını söyleyenler bu defa iftira atıyor, o olaya ben şahidim, Beyoğlu’nda meyhanenin kapısından gizlice izledim. Sesini yükseltti sadece, elini masaya vurdu, kalktı yürüdü. Tünel’e kadar gidip geldi birkaç kez. Vapurda karşımıza birileri oturdu şimdi. Dalgın dalgın bakınırken denize, merak sardı solgun yüzünü. Kaleminin değil merakının hikmetinden her şey, anladım. Ben kafamı çeviriyorum insanlardan, o sanki içlerine içlerine süzülüyor inadına. Tutamıyorum dilimi. Bırakma kendini böyle diye fısıldıyorum kulağına eğilip, hele bu zamanda, güven sorunları, ikiyüzlülükler falan, kim kendi gibi artık? İyi ya bunu izliyorum ben de, diyor bana. Tartışmıyoruz bu defa. Gülümsüyor telaşıma mavi mavi. İşte böyle şaşırtıyor bu yazarlar insanı.

 Vapur Burgaz’a yanaştı. İskeleden geçtik sallana sallana. Tam o sırada laf attı kıyıdan birileri, bağırarak karşılık verdi. Balıkçılar… Elimle ‘Sen takıl onlarla’ der gibi.havalı bir işaret yapıyorum. Rakı saati tabii, her saat rakının saati. Bana düşmez uyarmak, annesi var, dostları var. Zaten yazan adamın içkisine karışılmaz. Denizin üzeri mora kesmişken, hazır mimoza kokusundan başım dönmüşken ben de bir bira alacağım… Burgaz son zamanlarda terkedilmiş gibiydi de uğrardım yine, ağacına, denizine öylece bakıp dönerdim. Bu akşam hayret ediyorum doğrusu, etrafta bir cıvıltı, bir tuhaf ışıltı… Kahvesinde, fırınında, berberinde tanıdık yüzler seçtim. Gözlerimi ovuşturdum bir iki. Kendine gel kızım, kimseyi tanımazsın etmezsin, buralarda daha önce sana selam eden, selamını alan mı oldu? Vapurda konusu açılmıştı, adadakileri anlattı da anlattı, etkisinde kalmışımdır, çok çabuk etkileniyorum ondan. İsimler dönüyor kafamın içinde akşam akşam. Barba Antimos, Balıkçı Vasili, kumarbaz Hayri, Mercan usta, yok o Bakırköy’deydi, Panco var bir de tabii, onun nerde yaşadığını tam anlayamadım, çekindim, soramadım. İşret masasında balık muhabbetine dalmış olmalı ki, unuttu beni. Olsun, ben buralarda kaybolmaya niyetliydim zaten, bir macera yaşarım da yazamadan duramam belki. Her gördüğüm aralığa daldım çıktım, baktım kaldım, ama gelin görün ki adada kaybolunmuyor, yeniden iskelede buldum kendimi. Son vapuru beklemek için bir banka iliştim, sigara yaktım, bir öykü okumaya başladım…

“Şu kibritin, şu yanmam diye fısır fısır fısırdayıp da sonradan, peki emret anam yanayım, diyen şu kibritin ışığına bak. Bu olur mu arkadaş? Böyle bir el sürçmesiyle açılıveren hararet, ışık, bayram gördün mü sen? Gül, sevin arkadaş. Şu ağzımızdan çıkan dumanlara bak! Nasıl uçuyorlar. Yaşıyorsun efendi. Pırıl pırıl, tane tane, ıslak ıslak. Cam cam, billur billur, fanus fanus, çeşmibülbüller gibi yaşıyorsun dostum. Dumanlarımıza, cigaralarımızın dumanlarına bak efendi! Bu mavi şey nedir? Bu insanın içini sevinçten, keyiften parlatan şey nedir? Ne kadınla yatmak, ne şarap içmek, ne arkadaşlarla pırafa oynamak, ne tiyatro, ne sinema seyretmek… Hepsi bir yana dünyayı seyret. Al gözüm bak efendim. İşte sana kibrit alevi, işte sana cigara dumanı! Hadi uyuyalım hemşerim.”

Sızmışım.

Sabah gözlerimi bir açtım, yanında köpeğiyle beni izliyor. Üzerinde akşamki kıyafetler. Ellerimin arasında duran “Alemdağ’da Var bir Yılan”ı görünce öyle bir bakış baktı ki. Mahçupluğunu tarif edebilecek kelimeleri bulsam da sıralasam. Dün laf arasında ona nasıl hayran olduğumu itiraf da etmiştim üstelik, sevindi diyemem, düpedüz şaşırdı, her şeye şaşırdığı gibi.

Etrafımızı saran sis tabakasına dalıp gittik bir süre. Bulutların içindeyim onunla, dururdum da orada yıllarca ama vapur düdüğü acı acı öttü uzaktan. “Hadi yürü” dedi, “Nereye” dedim kapı gıcırtısı sesimle, “Beyoğlu’na” dedi. Hay allah, yine mi!

Siz de yine mi Sait Faik diyebilirsiniz sevgili okuyucu. Demeyin, bir kez daha dönün kitaplarına. Sırrı çözer gibi olursanız söyleyin. Yayıncısı Yaşar Nabi Nayır onun öyküleri üzerine düşünmüş düşünmüş “Tabiatın bir cilvesi” demiş çıkmış işin içinden. Bu söz ona çok yakışıyor bence. Velhasıl o, büyük yazar, güzel insan. Ne kadar anlatamasak az.

 


Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Bahçe dökümleri

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s